KRİZ HAKKINDA ANEKDOT VE SAPTAMALAR
Küresel krizin etkilerinin Türkiye’de hissedilmeye başlandığı 2008 Ekim’inde görsel ve yazılı medya kriz tamtamları çalmaya yönelerek tüketiciler üzerinde psikolojik bir baskı unsuru oluşturmaya başladı. Gazi Erçel ‘düşler ve gerçekler’ konulu yazısında böylesi bir ortamda çeşitli olumsuz fikirlerin havada uçuştuğunu ancak zaman ilerledikçe gerçekleşmelerinin farklı olduğuna yer vererek ne umduk, ne bulduğumuzu çarpıcı ifadeleri ile bu görüşünü destekledi. Millward Brown pazar araştırma şirketinin krizde tüketici davranışları konulu anketinde ise, Türk halkının moralinin bozuk ama iyimser olduğunu ortaya koymaktadır. Yine aynı araştırma şirketinin ortaya koyduğu bulgularda, kriz döneminde ‘giderleri kıs’ ile ‘hayat tarzını sürdür’ düşüncesi birlikte hakim olmaktadır. Bu sürecin en önemli unsurlarından biride medyanın bu yöndeki tutumları oldu. Böylelikle psikolojik olarak etkilenen müşteri piyasaya akıtacağı sıcak paranın bir kısmını saklama gereği duydu. Tüketici piyasada harcamaya dönüştüreceği diyelim ki her yüz liranın altmış lirasını saklama gereğini hissetti. Ancak ihtiyaçlarını erteleyerek veya kısarak piyasaya akıtmayı düşündüğü bu miktarın kırk lirasını kullanmaya çalıştı. Tüketimin azalması ile birlikte satışları düşen işletme sahipleri işleyişlerini sürdürebilmek için çeşitli arayışlar içerisine girmeye başladılar. İlk olarak kapısını çaldığı bankalardan kredi isteklerine olumlu yaklaşılmadı. Nasıl olsa tüketicinin harcamayı kıstığı paranın bankalara yönelmiş olmasının verdiği güvenceyle işletmelerin bu isteklerine kayıtsız kalmaya veya şartlar ortaya koymaya başladılar. Kriz yüzünden özel sektör bankaların istediği şartları (teminat gibi) KOBİ’lerin gösterebilmeleri de zorlaşıyor. Ancak bu dönemde özellikle reel kesime kredi vermemekle eleştirilen bankalar dördüncü çeyrekle birlikte faizleri düşürerek, yeniden kanalları açmaya başladılar. Bu sorunun çözümlenebilmesinin ise sistem değişikliğinden geçtiğini savunuyor İTO Başkanı Murat Yalçıntaş. Yalçıntaş Türkiye’deki finans sistemin projeye ya da firmaya kredi veren bir sistem olmadığını, doğrudan doğruya garantiye kredi veren bir sistem olduğunu belirtiyor. İşletmelere kredi vermemekle eleştirilen bankalar bu süreçte kriz karını iki kat arttırabilmeyi başardılar. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) haziran finansal piyasalar raporunda da krizin sektör üzerindeki etkilerinin sınırlı kaldığını teyit etti. Çözüm reçeteleri üretmeye çalışan işletmeler çareyi işçi çıkarmakta ve tasarrufları arttırmakta buldular.
Bu süreçte işletmelerin satışlarını arttırabilmek için birçok reçetelerin uygulanmasına gidildi. Giderek yayılan ve tüketicilerin harcamalarını kısarak daralan ekonominin tekrar canlandırılması gerekiyordu. Bu sürecin atlatılabilmesinin kurtuluş reçetelerinden birini ise pazar yönlülük oluşturacaktır.
Krizin etkisi zincirin halkaları gibi yayılarak reel ekonomiyi etkiledi ve tüm sektörlerde etkisini hissettirmeye başladı. Bunun çaresi ise merkez bankası eski başkanı Gazi Erçel’in söylediği gibi tüketim, tüketim, tüketim… Erçel tüketmeden üretimin bir işe yaramayacağı görüşündedir. Şubat 2009 yılında derste öğrencilere pazar yönlülüğü anlatırken günümüz güncel olayları ile bunu ilişkilendirerek kurtuluş reçetesinin pazar yönlülük ile ancak mümkün olabileceği görüşünü savundum.
Bu süreçte devletin ilgili kurumların kalp krizi geçiren ekonomiyi suni teneffüs ile hayat belirtilerini güçlü bir şekilde işletmelere aktarmalı, piyasanın canlanmasını sağlaması yönünde girişimlerin olması gerekiyordu. Bu reçeteye kdv, ötv indirimi yanında tüketicilere harcama çeklerinin eklenmesi suretiyle bir şok etkisinin verilmesi piyasanın canlanmasında önemli katkılar yaratabilir. CNN Türk televizyonunda spot olarak geçen bir haberde ise küresel krizle durağanlaşan piyasanın ötv ve kdv indirimleriyle hareketlendiği bilgisine yer verildi. Ancak bütün bu sağlanılan kolaylıklara rağmen henüz bir canlanma dönemine giremedik. Ayrıca canlanma dönemine kadar dünya G-20, merkez bankaları ve hükümetlerin öncülüğünde koordineli bir şekilde sonuna kadar likidite ve düşük faiz uygulamasının devam ettirilmesini istiyor.
Bu oluşan havanın ise temizlenebilmesi için ki, 2001 krizi (temel nedeni Türk bankacılık sektörü idi. Günümüzde ise bankacılık sektörü iyi konumda bulunuyor) ile güçlenerek çıkan finans sektörünün 2008 global krizde mortgage kredilerinden kaynaklanan yükün ülkemizdeki yansımalarının daha sınırlı kalmasından dolayı tüketicilerin kıstığı harcamalarını piyasaya akıtabilmesinin daha mümkün olabileceğini düşünüyoruz. Bunun yanında derste alıp, vermenin ekonomiyi rahatlatabileceği öngörüsüne yer vermenin üzerinden beş ay sonra çeşitli önemli isimlerin reklamlarında alın, verin ekonomiye can verin sloganının kullanıldığını görüyoruz. Hazırlanan bu reklamlar ise, ekonomi alanında ünlü isimlerin canlandırdığı simitçi, çiçekçi, bakkal ve oyuncakçı tiplemeleriyle ufak alışverişlerin dahi ekonominin çarklarını nasıl döndürdüğü anlatılıyor. Bu reklamların birinde rol alan Garanti Bankası’nın eski genel müdürü sakız, simit, oyuncak, çiçek gibi pahada hafif şeylerin alınmasının dahi ekonomide doğurduğu sonuç ve bunun sonucunda ise zincirleme iş ve aş sağlama açısından işleyişi göstermek için rol aldığını söylüyor. Öngör, geri dönüşlerden bu kampanyanın etkili olduğunu düşünüyor. KOBİDER Başkanı Nurettin Özgenç ise, ‘alın verin ekonomiye can verin’ kampanyalarının amacına ulaşması için öncelikle toplumda oluşan kaygıların giderilmesi gerektiğini düşünmektedir. Bir köşe yazısında da vurguladığım üzere zihinde konumlandırmanın sağlanmasında seçilen sloganın etkisinin yüksek olacağı tespitine yer verdim. Derste ve ilgili kişilere yapılan bu saptamaların üzerinden birkaç ay (3-4) sonra yetkililerce düzenlemeler yapılarak piyasayı rahatlatacak çözüm reçeteleri üretildi. Pazar yönlülük olarak nitelendireceğimiz bu kararlar ilgili sektörlerin baskınlaşan taleplerini dikkate alan yetkililer özellikle beğenmeli ve özellikli mallara olan talebi arttırarak ekonominin suni teneffüs halinden çıkıp yaşam belirtilerinin artmasını sağladı.
Ancak bütün bu anlatılanlar dışında işletmelerin her zamankinden daha çok kendilerini tanıtmalarına ve sayıca zenginleşen işletmelere karşı markalaşma yoluna girmeleri ile sürekli yenilik içerinde bulunmaları da bir nebze rahat nefes almalarını kolaylaştırabilecek ve özellikle de krizin etkisi geçtikten sonra orta ve uzun vadede bunun getirilerini alabileceklerdir. Millward Brown pazar araştırma şirketinin yaptığı bir araştırmada ise Türk tüketicisinin, bilinen markaları satın alınmasının nedenini daha güvenilir olmasına bağlıyor. Bu ise şirketin markalaşmasını tüketici zihninde konumlandırmasının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Bunların yanında bir yazımda ifade ettiğim üzere işletmemizin kısa vadedeki satışlarını arttırabiliriz. İşletmemizi önemli bir kapasiteye kadar da ulaştırabiliriz. Ancak orta ve uzun vadede kalıcı olmak istiyorsak dürüstçe (mesleki ilkelere uygun) faaliyetlerde bulunmamız da kriz süresince etkilenmemizi önemli ölçüde yavaşlatabilecektir. Çünkü işletmesini ve ismini bu yönde konumlandırabilen KOBİ’lerin krizde daha karlı çıkacağı aşikardır.
Yine derslerimde vurguladığım işletme kuracakların fizibilite çalışmalarını gerçekçi bir biçimde yapmaları ve mümkün olduğunca da ortaklık kültürünün yaygınlaştırılması gerekmektedir. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi rektörü işletme yönetimi ve girişimcilik konularında duayen bir isim Ali Akdemir’e göre de ülkemizde ortaklık kültürünün yaygınlaştırılması ve birden çok kişinin bir araya gelerek iş yapmalarını salık vermekte. İşletme kuracakların özsermaye tutarının en az %40 olmasının gerektiğini düşünmekte. Eğer özsermaye oranı düşük ise, birkaç kişinin bir araya gelerek yabancı sermayeyi en aza indirmeleri şeklinde bir görüşe sahiptir. Çünkü yetersiz özsermaye ile işe giren girişimci bir süre sonra oluşan dalgaların (satışların düşmesi gibi) etkisine karşı gladyatör (korunaksız) olabilmesi zorlaşabilecektir. (Kredilerini döndürebilmesi satışların düşmesiyle azalabilecektir)
Ercan Kumlu batırılamayacak kadar büyük olmanın finans piyasalarının uzun dönemli istikrarı açısından önemli bir işlev gördüğünü düşünüyor. Nasıl bir meslek edinmek için bir eğitim sürecinden geçiriliyorsak aynı şekilde girişimci olacak kişilerin, işyeri açacak kişilerinde eğitimlerden geçirilmelerinin krizler dönemindeki sancıların azaltılmasına yardımcı olabilecektir. Abdullah Ceylan günümüzde ancak %4,6’lık bir kesimin kendi işini kurduğunu belirtmektedir. Bu oran Meksika’da %18,7 Latin Amerika ülkelerinde %14,5 ABD’de %11,7 ve İngiltere’de ise %7,7 seviyesini göstermektedir. Üniversite eğitimi alan gençlerin zihniyet değişimi gerçekleşmedikçe, yani genç bireylerin devlet memuru olma düşüncesinin yerine kendi işini kurma, patronu olma yönünde evrimleşmedikçe de AB standartlarını yakalayabilmemiz söz konusu değildir. KOSGEB eğitmenlerinin son zamanlarda üniversite kurumlarına yönelik girişimcilik programları düzenleyerek genç eğitimli girişimciler yaratmaya çalışma çabaları da istenileni vermekte yetersiz kaldığı görüşündeyiz. Eğitmenlerin her yere, yöne yetişebilmelerinin ve üzerinde yeterli ilgiyi gösterebildiklerini söylemek zor. Bu ise ancak yetki göçerimi ile yine KOSGEB işbirliği ile atılan adımların neticesinde soruna bir katkı sağlayabilir.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi sloganından (iş yaşamında sosyal yaşamda kariyer için girişimci ve global üniversite…) menkul sınavsız kariyer olarak gördüğü girişimcilik konusunda hassasiyetler göstermektedir. Üniversitenin slogan fikri ile uyumlu olacak şekilde öğrencim Alper Selvi’ye gerekli fikir desteği, yönlendirme ve eğitimlerin neticesinde mezun olmadan ‘Alternatif Girişimcilik Eğitim ve Danışmanlık Hizmetleri’ şirketini kurarak bu alanda bir ilke imza attı. KOSGEB desteği ile kurulacak işbirlikleri sayesinde nitelikli, sorunlara duyarlı, kriz anlarında çözümler geliştirebilen girişimcileri yetiştirebilmek mümkün olabilecektir. KOSGEB’in bu açıdan merkezci yapısını gözden geçirerek yetki göçerimleri yoluna gitmesinin ülkemiz açısından oldukça önemli yararlar sağlayabileceğini düşünüyoruz.
Kriz sürecinde yukarıda anlatılanlardan yola çıkarak kişilerin (girişimcilerin) bir araya gelerek, şirket evlilikleri yaparak yoluna güçlenerek devam etmeleri teşvik edilmekte ve birtakım kolaylıklardan yararlanma seçenekleri sunulmuştur. Kurumlar Vergisi Yasası’nın 5904 sayılı yasanın 7’nci maddesi ile eklenen geçici 5’inci maddesi uyarınca küçük ve orta ölçekli işletmelerin 31.12.2009 tarihine kadar gerçekleştirecekleri birleşmeler vergisel açıdan özendirilmektedir. Şirket evlilikleri ile şirketlerin büyümesi kolaylaşabilecek ve piyasada daha etkin olabilmelerinin yolu açılmış olabilecektir. Bu anlamda pazarlamayı tek bir kelime ile özetlemek gerekirse pazarlama büyümektir. Evet, siz büyüdüğünüz ve işbirliği yaptığınız takdirde rakiplerinize göre daha rahat manevra kabiliyeti bulabileceksiniz. Ortaklık kültürünü başarılı şekilde uygulayan model ülkeleri inceleyerek Türkiye’de neden başarılı sonuçların alınamadığını ve ülkemizde uygulanabilmesinin önündeki yasal süreçlerin tarafların haklarını koruyacak şekilde düzenlemelerin yapılması güvene dayalı ilişkilerin ve işbirliklerinin daha sağlam temeller üzerine inşa edilmesini sağlayabilecektir. İTO Başkanı Murat Yalçıntaş’ta büyüyen firmalardan az vergi büyümemiş işletmelerden ise normal vergi alınması gerektiğini düşünmekte. Önemli olan statik, durağan, yaratıcı olmaktan öte klasik, takipçi bir anlayışa sahip Türk KOBİ’lerini bir nebze olsun yarış havasına sokabilecek ve Türk KOBİ’lerinde olumlu rüzgarların esmesini sağlayabilecektir.
Resesyonun en kötü kısmının atlatıldığı ancak krizin etkilerinin 2011 yılına kadar süreceği öngörülürse, Türkiye’nin ve dünya devletlerinin önlemler alarak yol haritalarını hazırlayarak krizin etkilerini daha da hafifletme, en aza indirme yönünde atacağı adımlar bu sürecin daha az sancılı geçmesini sağlayabilecektir. İlgili devlet bakanının yeni orta vadeli programda yer alan açıklamalarında da büyümenin 2011 yılından itibaren ivme kazanacağı bilgisine yer verildi.
Büyüme gerçekleştirilirken de orta ve uzun vadedeki bütün etkileyici faktörler dikkate alınarak eylem planları oluşturulmalıdır. Unutmamak gerekir ki kontrolsüz güç güç değildir. Birgün gelir kontrolsüzce şişirilen balon patlar ve bundan herkes etkilenir. (aynen dünyayı etkisi altına alan global kriz örneğinde olduğu gibi)
Sevgili okuyucularım kriz ile ilgili yazımın devamını gelecek ay ‘ayda bir’ köşesinde sürdüreceğim.
Şimdilik hoşça kalın. |